Bir Ülkeden Diğerine İnsan Hikâyeleri
Bir ev ne zaman “ev” olmaktan çıkar? İnsan yer değiştirdiğinde beraberinde neleri taşır, neleri geride bırakır? Beden, dil ve hafıza yeni bir coğrafyada nasıl değişir?
mezopArt’ın düzenlediği “Stories of Migration” sergisi, beş sanatçının çalışmalarından hareketle göç, hafıza ve aidiyetin farklı biçimlerini DEPO’da bir araya getiriyor.
Bir ev ne zaman “ev” olmaktan çıkar? İnsan yer değiştirdiğinde beraberinde neleri taşır, neleri geride bırakır? Beden, dil ve hafıza yeni bir coğrafyada nasıl değişir? İstanbul’da DEPO’da devam eden Stories of Migration: Art, Resistance and Solidarity Across Borders, bu sorulara ortak bir yanıt aramak yerine beş sanatçının birbirinden farklı deneyimlerini yan yana getiriyor.
Adele Tamam, Ara Chalym, Irmak Suzan Ertaş, Persefoni Myrtsou ve Saeed Mirshekari’nin çalışmalarından oluşan sergide göç bazen çocuklukta kartondan kurulan bir evde, bazen bedenin baskı karşısındaki tepkilerinde, bazen çeviri sırasında değişen bir cümlede, bazen de bir yerin katmanlı geçmişinde beliriyor. Resimden videoya, şiirden fotoğraf ve yerleştirmeye uzanan çalışmaların ortak noktası ise göçü tek ve homojen bir deneyim olarak tarif etmemeleri.
‘İlişki kurabilmek’
mezopArt Kurucusu ve Projenin Direktörü İlkay Bilgiç, projenin çıkışında yalnızca göç üzerine bir sergi yapma fikrinin olmadığını söylüyor:
“Göç deneyimi olan sanatçılarla çalışırken benim için önemli sorulardan biri şuydu: Bir sanatçı başka bir ülkede hayatını yeniden kurarken sanatsal pratiğini nasıl sürdürüyor? Çünkü yeni bir ülkede yaşamaya başlamak, o ülkenin kültür-sanat alanının da otomatik olarak parçası olmak anlamına gelmiyor. Burada mesele sanatçılara ‘ses vermek’ değil; zaten kendi sesleri, pratikleri ve soruları var. Asıl mesele, bu pratiklerin başka sanatçılarla, kurumlarla ve izleyicilerle karşılaşabileceği ilişkiler kurabilmek.”
Serginin öncesinde sanatçılar mart ayında Armaş Vakfı’nda bir hafta boyunca birlikte yaşadı ve çalıştı. Ancak program, sonunda herkesin yeni bir eser üretmesinin beklendiği klasik bir üretim süreci olarak kurgulanmadı. Sohbet, araştırma, çevreyle ilişki kurma ve sanatçıların birbirlerinin çalışma süreçlerine tanıklık etmeleri programın önemli parçalarıydı.
Konuk sanatçı programının ardından Utrecht’te gerçekleştirilen ilk kamusal buluşmayla proje başka bir izleyici grubuna açıldı. İstanbul’daki serginin 19 Eylül’deki açılışına eşlik eden kamusal program ise sanatçıların üretimlerinden hareketle göç, hafıza ve aidiyetin yanı sıra sanatçılar için çalışma ve karşılaşma alanlarının nasıl kurulabileceğini de tartışmaya açtı.

GÖÇ VE BELİRSİZLİK
Adele Tamam’ın The Game of Home Home adlı yerleştirmesi, sanatçının Yemen’deki çocukluğunda diğer kız çocuklarıyla karton kutulardan kurduğu hayali evlerden yola çıkıyor. Çocukluk oyunundan kadınlığa, Yemen’den Malezya’ya ve ardından Hollanda’ya uzanan çalışma, “ev” fikrinin güven ve aidiyet kadar kısıtlanma ve kayıpla kurduğu ilişkiye de bakıyor. Tamam’ın A Child’s Premonition adlı çalışması ise sanatçının çocukken tekrar tekrar çizdiği, içinde yaşadığı coğrafyaya benzemeyen bir manzaraya yıllar sonra yeniden dönüyor.
Saeed Mirshekari’nin çalışmalarında ise göçün ve belirsizliğin izleri bedende beliriyor. Stillness, Persistence of Vision, Cyanosis ve Yield gibi eserlerinde tıp, biyoloji ve optik alanlarından gelen kavramları kullanan sanatçı, bedenin baskı karşısında geliştirdiği tepkileri resim ve şiir aracılığıyla araştırıyor. Farklı ülkelerde mülteci olarak karşılaştığı bürokratik dil de zamanla üretiminin bir parçasına dönüşüyor.
Persefoni Myrtsou, The Holy Water of Armaş adlı video ve yerleştirmesinde Armaş’ta karşılaştığı yerel tarihle kendi ailesinin Doğu Trakya’dan Yunanistan’a uzanan yerinden edilme hikâyesi arasında ilişkiler kuruyor. Toprak, tarım ve tohumlar üzerinden farklı toplulukların hafızalarının izini süren Myrtsou’nun özellikle altını çizdiği nokta, farklı tarihsel deneyimleri birbirine eşitlemek değil, onları yeniden ilişki içinde düşünebilmek.
Irmak Suzan Ertaş ise bir yerin hikâyesinin nasıl duyulduğu, kaydedildiği ve başka bir dile aktarılırken nasıl dönüştüğüyle ilgileniyor. Here-Say: A Transcription Study and a Translation of a Translation, saha notları, görüşme kayıtları ve Türkçe-İngilizce anlık çeviriler üzerinden ilerlerken; The Threads of Akmeşe asetatlar, tepegöz, ışık ve izleyici katılımıyla sürekli yeniden kurulabilen bir anlatıya dönüşüyor.
Ara Chalym’ın Mountain Speaks to Mountain serisi ve kâğıt üzerine çalışmaları ise dil, coğrafya, iletişim ve hafıza arasındaki ilişkileri araştırıyor. Böylece sergide göç, beş sanatçıyı aynı hikâyenin içine yerleştiren bir etiket olmaktan çok, birbirinden farklı deneyim ve pratiklere açılan bir başlangıç noktası haline geliyor.
Sergi, 6 Ekim 2026’ya kadar Tophane’deki DEPO’da ziyaret edilebilir.