Dünyaya Başka Türlü Bakmanın Üç Yolu

Dünyaya Başka Türlü Bakmanın Üç Yolu

Dünyaya Başka Türlü Bakmanın Üç Yolu

Haftalık Sanat Haberleri (14 Eylül – 21 Eylül)

Pera Müzesi’nde Frank Bowling’in Altmış Yıllık Resim Serüveni 

Pera Müzesi, çağdaş resmin önemli isimlerinden Frank Bowling’in altmış yılı aşkın sanat pratiğine odaklanan kapsamlı bir sergiye ev sahipliği yapıyor. “Frank Bowling: Yaratım ve Yıkım, Francis Bacon ve Victor Willing Müdahalesiyle”, 29 Eylül 2026-31 Ocak 2027 tarihleri arasında ziyaret edilebilecek. Sergi, Bowling’in renk, bellek ve malzeme üzerinden geliştirdiği özgün resim anlayışını Francis Bacon ve Victor Willing’in yapıtlarıyla aynı çerçevede ele alıyor. 

 

Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi tarafından, Birleşik Krallık İstanbul Başkonsolosluğu iş birliğiyle gerçekleştirilen serginin küratörlüğünü Alistair Hicks üstleniyor. Bowling’in farklı dönemlerine ait çalışmalarının yanı sıra Bacon ve Willing’in eserlerini de bir araya getiren seçki, üç sanatçının birbirinden ayrılan estetik yaklaşımlarına rağmen kesiştiği noktaları görünür kılıyor. Böylece soyutlama ve figürasyon arasındaki sınırlar, tek bir sanat anlayışının karşısına diğerini koymak yerine, birbirini besleyen iki farklı ifade biçimi olarak yeniden düşünülüyor.

 

1934’te Britanya Guyanası’nda dünyaya gelen Frank Bowling, 1953’te Londra’ya taşındı ve 1962’de Royal College of Art’tan resim dalında gümüş madalya ile mezun oldu. Sanat kariyeri boyunca İngiliz resim geleneği ile Amerikan soyutlaması arasında kendine özgü bir alan kuran sanatçı; renk, ışık, geometri ve boyanın fiziksel özelliklerini araştırarak sürekli dönüşen bir resim dili geliştirdi. Londra ve New York arasında şekillenen üretimi, soyutlama ile kişisel hafıza arasındaki ilişkiyi de merkezine aldı. 

Bowling’in sanat alanındaki etkisi yıllar içinde çeşitli unvan ve sergilerle de tescillendi. 2005’te Royal Academician seçilen, 2008’de OBE nişanı alan ve 2020’de şövalyelik unvanına layık görülen sanatçının eserleri bugün dünya genelinde 50’den fazla koleksiyonda yer alıyor. 2019’da Tate Britain’da kapsamlı bir retrospektifi düzenlenen Bowling, 92 yaşında üretmeye devam ediyor. 

 

“Yaratım ve Yıkım”, sanatçının resim anlayışındaki dönüşümü özellikle deneysellik, rastlantı ve yeniden kurma süreçleri üzerinden takip ediyor. Sergide ilk kez izleyici karşısına çıkacak eserlerin yanı sıra 1967-71 yılları arasında gerçekleştirdiği ünlü Harita serisinden çalışmalar da bulunuyor. Bowling’in çocukluğunu geçirdiği Guyana’daki evin görüntüsüne yıllar sonra yeniden döndüğü 2026 tarihli Annemin Evine Yeniden Bakış da seçkinin dikkat çeken yapıtları arasında yer alıyor.

 

Serginin dikkat çekici unsurlarından biri ise Bowling’in eserlerinin Francis Bacon ve Victor Willing’in çalışmalarıyla kurduğu doğrudan ilişki. Figürü ve insan bedenini çarpıcı biçimde dönüştüren Francis Bacon’ın Lisa’nın Portresi (1956) ve Nü Etüt Çalışması (1952-53) adlı eserleri ile Victor Willing’in Baş VI (1985) çalışması, Bowling’in yapıtlarının arasında konumlanıyor.  

Küratör Alistair Hicks’in “müdahaleler” olarak tanımladığı bu eserler, Bowling’in resimleri arasında birer yön bulma noktası olarak işlev görüyor. Üç sanatçının çalışmalarını yan yana getiren sergi kurgusu, bir yandan farklı resim geleneklerini karşılaştırırken diğer yandan sanatçıların ortaklaştığı temel soruları öne çıkarıyor: Resim nerede başlar, nasıl dönüşür ve sonunda neye dönüşebilir? 

 

“Frank Bowling: Yaratım ve Yıkım, Francis Bacon ve Victor Willing Müdahalesiyle”, bu sorular üzerinden soyut ve figüratif resim arasındaki kesin ayrımları yeniden ele alırken, resmi tamamlanmış ve değişmez bir yüzeyden ziyade sürekli hareket hâlindeki bir yaratım alanı olarak ortaya koyuyor. 

 

*Görsel, pera müzesi resmi web sitesinden alınmıştır. 

 

Kameranın Ölümü 

Alkan Avcıoğlu’nun fotoğrafın gerçeklikle kurduğu ilişkiyi ve görüntüyü algılama biçimlerimizi odağına alan “Kameranın Ölümü / The Death of the Camera” başlıklı kişisel sergisi, 15 Eylül-31 Ekim tarihleri arasında Maçka Sanat Galerisi’nde izleyiciyle buluşuyor. DIFOART iş birliğiyle gerçekleştirilen sergi, fotoğrafın yalnızca dünyayı kaydeden bir araç olduğu fikrini tartışmaya açıyor. 

 

Serginin temelinde, Roland Barthes’ın Yazarın Ölümü kavramından hareketle ortaya atılan bir soru yer alıyor: Metnin anlamı üzerindeki hâkimiyetini yitiren yazar gibi, kamera da görüntünün anlamını belirleyen tek otorite olmaktan çıkabilir mi? Avcıoğlu’nun çalışmaları, bu soruyu yapay zekâ modelleri ve farklı üretim yöntemleri aracılığıyla araştırırken fotoğrafik görüntünün geleneksel sınırlarını da genişletiyor. 

 

Sanatçının ürettiği görüntülerde tek bir bakış noktasına ya da belirli bir ana bağlı kalmak yerine, farklı perspektifler ve ölçekler aynı yüzey üzerinde birleşiyor. Bu yaklaşım, fotoğrafın tanıdık işlevlerinden biri olan “bir yeri olduğu hâliyle gösterme” fikrini de belirsizleştiriyor. İlk bakışta tanınabilir görünen mekânlar, görüntünün farklı katmanları arasında dolaşıldıkça daha karmaşık ve tanımlanması güç yapılara dönüşüyor. 

 

Avcıoğlu’nun pratiğinde görüntü böylece yalnızca dış dünyaya ait bir gerçeğin kaydı olmaktan uzaklaşıyor; kendi gerçekliğini üreten bağımsız bir alana dönüşüyor. Dünyanın tek bir perspektiften açıklanamayacağı fikrinden hareket eden sanatçı, izleyicinin görüntüyle kurduğu ilişkiyi de değiştiriyor. İzleyici artık yalnızca karşısında duran bir fotoğrafa bakmak yerine, görüntünün katmanları arasında hareket eden ve onu zaman içinde deneyimleyen bir konuma yerleşiyor. 

 

“Kameranın Ölümü”, bu dönüşüm üzerinden fotoğrafın bugün neyi temsil ettiği kadar, nasıl görüldüğü ve nasıl okunduğu üzerine de düşünüyor. Sergi, teknolojinin görüntü üretimindeki rolünün değişmesiyle birlikte şu soruları yeniden gündeme getiriyor: Bir görüntüyü hangi bakış açısından görüyoruz? Onu anlamlandırırken neye güveniyoruz? Ve görüntüler, dünyayı algılama biçimimizi ne ölçüde yeniden kuruyor? 

 

 

*Görsel, mackasanatgalerisi resmi web sitesinden alınmıştır. 

 

Anka Kuşu Kalesi 

SANATORIUM, Avusturyalı sanatçı Christiane Peschek’in “Anka Kuşu Kalesi” başlıklı kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. 17 Eylül-31 Ekim tarihleri arasında ziyaret edilebilecek sergi, Dünya’yı insan merkezli bir perspektifin dışına çıkararak hafıza tutan, dönüşen ve kendini yeniden üreten canlı bir sistem olarak ele alıyor. 

 

Peschek, sergide jeolojik süreçlerle insanın bedensel ve duygusal deneyimleri arasında beklenmedik bağlar kuruyor. Tortulaşma, sıkışma, köklenme, erozyon, kül, duman, arınma ve yenilenme gibi yeryüzüne ait süreçler, yalnızca fiziksel değişimler olarak değil; hafıza, kayıp, dönüşüm ve duygulanım biçimleri olarak yeniden düşünülüyor. 

 

Serginin merkezinde Gaia fikri yer alıyor. Dünya, insanın üzerinde yaşadığı pasif bir yüzey olmaktan çıkarak kendi hafızasına ve dönüşüm ritmine sahip bir organizma olarak kurgulanıyor. Yaşamın oluşum ve çöküş döngülerinin birbirini sürekli takip ettiği bu yaklaşımda kayıp da sonlanma anlamına gelmiyor; yeni bir oluşumun parçasına dönüşüyor. 

 

**“Anka Kuşu Kalesi”**nin mekânsal deneyimi de bu dönüşüm fikri üzerinden şekilleniyor. Sergiyi gezen ziyaretçi, farklı yeryüzü hâllerinin birbirini takip ettiği bir rotanın içinde ilerlerken depolamak, parçalanmak, sıkışmak, kompostlamak ve yeniden başlamak gibi gezegensel süreçlerin insan bedeninde ve kolektif hafızada da karşılıklarını keşfediyor. 

 

Peschek’in yerleştirmeleri, ritüeller, nesneler, sesler ve yazı aracılığıyla giderek genişleyen bir mimari oluşturuyor. Bu yapı, Dünya’nın ölçeği ile insanın deneyimi arasında bir mikrokozmos kurarken gezegensel bilinci görünür kılmayı amaçlıyor. Böylece sergi, doğayı insanın karşısında duran bir “dış dünya” olarak görmek yerine, insanın da parçası olduğu sürekli hareket hâlindeki bir sistem olarak yeniden ele alıyor. 

 

“Anka Kuşu Kalesi”, dönüşümü yalnızca yeryüzünün fiziksel tarihinde değil, insanın hafızasında ve bedeninde de arıyor. Sergi, oluşum ile çöküşün birbirinden ayrı süreçler olmadığını hatırlatarak Dünya ile kurduğumuz ilişkinin sınırlarını yeniden düşünmeye davet ediyor. 

 

 

*Görsel, sanatorium resmi instagram sayfasından alınmıştır.