Dünyayı Bozup Yeniden Kurmak
Haftalık Sanat Haberleri (5 Ekim – 12 Ekim)
Baysan Yüksel ve Merve Erbilgiç’ten Gerçekliğin Absürt Yanına Bir Bakış
Galeri / Miz, Baysan Yüksel ve Merve Erbilgiç’in gerçekliğin içindeki çelişkileri absürt, şiirsel ve fantastik anlatılar üzerinden ele alan “Olmayacak Şeylerin Neşesi” başlıklı duo sergisine ev sahipliği yapıyor. Bahar Güneş’in küratörlüğünü üstlendiği sergi, absürdü yalnızca saçma ya da gerçeküstü olanın karşılığı olarak değil, alışılmış düşünme biçimlerini kıran bir yöntem olarak ele alıyor. Sergi, 27 Ekim’e kadar ziyaret edilebilir.
“Olmayacak Şeylerin Neşesi”, dünyanın mantıksızlıklarını açıklamak yerine onları daha ileri taşımanın yaratabileceği özgürlük alanına odaklanıyor. Sergide mizah ile rahatsızlık, gerçeklikle kurmaca ve kabullenişle itiraz arasında gidip gelen bir anlatı kuruluyor. Tanıdık olanın hafifçe yerinden edilmesiyle gündelik hayatın başka ihtimallere açılabileceği fikri, iki sanatçının farklı üretim dillerini ortak bir zeminde buluşturuyor.
Merve Erbilgiç, illüstrasyonun anlatısal yapısından hareket ederken imgelerini tek bir hikâyenin parçaları olarak sunmuyor. Hafıza, sezgi ve duygularla şekillenen çalışmalarında anlam sürekli kurulup yeniden bozuluyor. Sanatçının Orhan Veli’nin şiirlerinden yola çıkarak ürettiği işler, gündelik hayatı kişisel deneyim ve hatıralar üzerinden dönüştürüyor. Şiirsel olanla absürt olanın iç içe geçtiği bu görsel dünya, izleyiciye tamamlanmış bir anlatıdan çok farklı okumaların kapısını açıyor.
Baysan Yüksel’in üretimleri ise rutinler, inançlar, gelenekler ve tüketim kültürüyle kurduğumuz ilişkileri sorgulayan fantastik bir evren yaratıyor. Rüyalar, evrensel semboller, hayvanlar, bitkiler ve hayali karakterler sanatçının anlatılarında gündelik gerçekliğin sınırlarını genişletiyor. Saçını taramayı ve bakımını hiçbir koşulda aksatmayan kırmızı at, Kral Çocuk, beyaz laleler, var olmayan bitkiler ve tuhaf yaratıklar gibi figürler; çocuksu bir neşe ile direnme ve sorgulama duygusunu aynı sahnede buluşturuyor.
İki sanatçının işleri farklı yönlerden ilerlese de sergi, onları irrasyonel olan üzerinden ortak bir noktada buluşturuyor. Erbilgiç anlamı parçalayarak ve belirsizleştirerek gerçekliğin alışıldık düzenini sarsarken, Yüksel bu belirsizliğin içinden yeni bir direnç ve umut alanı kuruyor. Bu yaklaşım, neşeyi yalnızca bir kaçış biçimi olmaktan çıkarıp, mevcut gerçekliğe karşı yeni cevaplar üretmenin bir yolu olarak ele alıyor.
“Olmayacak Şeylerin Neşesi”, anlamsızlık karşısında anlam arayışının, umutsuzluk içinde umut üretmenin ve tanıdık dünyayı yeniden kurmanın yollarını araştırıyor. Absürt burada yalnızca güldüren ya da şaşırtan bir unsur değil; gerçekliğin sınırlarını esneten, sorgulayan ve yeni ihtimaller yaratabilen bir müdahale biçimine dönüşüyor. Sergi, 27 Ekim’e kadar Galeri / Miz’de görülebilir.
1914 Kuşağının Türk Resmine Bıraktığı İz Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi’nde
Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi, Türk resim sanatının dönüm noktalarından birine odaklanan “1914 Kuşağı: Tanıdığımız Ressamlar” sergisine ev sahipliği yapıyor. Küratörlüğünü müzenin kurucu küratörü Prof. Dr. Gül İrepoğlu’nun üstlendiği sergi, Türkiye İş Bankası ve Arkas koleksiyonlarından yaklaşık 200 eseri bir araya getirerek 20. yüzyılın başında sanat anlayışının geçirdiği dönüşümü ve bu dönüşümün öncü isimlerini ele alıyor.
“1914 Kuşağı” adı, 20. yüzyılın ilk yıllarında İstanbul’da sanat eğitimi aldıktan sonra resim eğitimlerini sürdürmek üzere Paris’e gönderilen ve I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla 1914 yılında Türkiye’ye dönmek zorunda kalan sanatçılardan geliyor. Paris deneyiminin ardından İstanbul ve Anadolu’ya taşıdıkları yeni resim anlayışı, yalnızca kendi üretimlerini değil, Türkiye’de sonraki kuşakların sanatla kurduğu ilişkiyi de etkiliyor.
Serginin merkezinde İbrahim Çallı, Feyhaman Duran, Namık İsmail, Sami Yetik, Ali Sami Boyar, Hüseyin Avni Lifij, Mehmed Ruhi Arel, Nazmi Ziya Güran ve Hikmet Onat bulunuyor. Ancak sergi, kuşağı yalnızca kendi eserleri üzerinden değerlendirmekle yetinmiyor. Sanatçıların hocalarına, aynı dönemde üretim yapan çağdaşlarına ve sonraki kuşaklar üzerindeki etkilerine de yer vererek 1914 Kuşağı’nın Türk resim tarihindeki konumunu daha geniş bir çerçevede ele alıyor.
Paris’te karşılaştıkları sanat ortamı, bu ressamların üretimlerinde belirgin bir kırılma yaratıyor. Akademik resim anlayışının hâkimiyetini sürdürdüğü bir dönemde, Empresyonizmin ışık ve renk odaklı yaklaşımı sanatçıların ilgisini çekiyor. Her biri bu etkileri kendi üslupları doğrultusunda yorumlarken, yurda dönüşlerinin ardından sanatın İstanbul sınırlarının dışına taşınmasında da önemli rol üstleniyor.
1914 Kuşağı’nın etkisi yalnızca tuval üzerinde görülmüyor. İstanbul ve Ankara’da düzenlenen sergilere katılan, Anadolu’nun farklı bölgelerini resimlerine taşıyan ve sanat üzerine yazılar kaleme alan bu sanatçılar, görsel sanatların toplumda daha geniş bir karşılık bulmasına katkı sağlıyor. Sanat beğenisinin gelişmesi ve sonraki kuşakların eğitiminde oynadıkları rol, onları yalnızca bir dönemin ressamları olmaktan çıkararak Türkiye’de modern resim anlayışının oluşumunda etkili aktörler hâline getiriyor.
Sergiye eşlik eden ve Prof. Dr. Gül İrepoğlu tarafından hazırlanan kitap da bu tarihsel çerçeveyi genişletiyor. Türkiye İş Bankası ve Arkas koleksiyonlarından seçilen eserlerin yanı sıra döneme ait fotoğraflara yer veren yayın, sanatçıların Paris’e uzanan yolculuklarını diyaloglar üzerinden kurgulanan kısa hikâyelerle anlatıyor. Böylece sergi, bir sanat kuşağının eserlerini sunmanın ötesinde, bu isimlerin içinde bulunduğu dönemi ve Türkiye sanat tarihindeki izlerini yeniden düşünmek için kapsamlı bir kaynak ortaya koyuyor.

*Görsel, issanat resmi web sitesinden alınmıştır.
Yasmine El Meleegy’den Kırığın Hafızasına Bakan Bir Sergi: “The Corrupting Sea”
Mısırlı sanatçı Yasmine El Meleegy’nin kişisel sergisi “The Corrupting Sea”, Ferda Art Platform’da izleyiciyle buluşuyor. Adını Peregrine Horden ve Nicholas Purcell’in 2000 tarihli The Corrupting Sea: A Study of Mediterranean History kitabından alan sergi, Akdeniz’i tek ve bütünlüklü bir coğrafya olarak tanımlamak yerine, farklı ekolojik alanların birbirleriyle sürekli temas hâlinde olduğu parçalı bir ağ olarak ele alıyor. El Meleegy ise bu fikri malzeme üzerinden yeniden düşünerek kırık parçaları bir eksiklik değil, kendi hafızasını taşıyan bağımsız unsurlar olarak ele alıyor. Sergi, 17 Ekim’e kadar görülebilir.
Sanatçının çalışmalarının yerleşimi, galeriye girildiği anda tamamlanmış bir sergiden çok henüz sona ermemiş bir arkeolojik kazıyı çağrıştırıyor. İşler tek bir yüzey üzerinde birleşmek yerine, aralarında belirgin derzler bulunan kalın taş ve sıva bloklara ayrılıyor. Figürler de bu bölünmüş yüzeyler boyunca parçalanarak kimi zaman dört, kimi zaman altı ya da daha fazla bloğa dağılıyor. Bu tercih, sanatçının geçmişteki eğitiminden gelen bir gözlemin sergi mekânına taşınmasına dayanıyor: toprağın altından eksik ya da hasarlı hâlde çıkarılan bir zemin mozaiğinin sergilenme biçimi.
El Meleegy için kırık, restorasyon sürecinde yeniden birleştirilmesi gereken kusurlu bir nesne olmaktan çıkıyor. Her parça kendi desenini, sırasını ve ait olduğu hanenin geçmişinden izleri koruyor. Dolayısıyla parçaların birbirine bütünüyle uyum sağlamaması bir problem olarak değil, işlerin anlamını oluşturan temel unsur olarak karşımıza çıkıyor. Sergide bütünlük, parçaların farklılığını ortadan kaldırarak değil, bu farklılıkları bir arada tutarak kuruluyor.
Bu yaklaşım, sanatçının restoratör kimliğiyle de doğrudan ilişkili. Farklı dönemlerde aşçılık, yazarlık, tarihçilik ve restorasyon gibi alanlarda üretim yapan El Meleegy, disiplinler arasındaki geçişleri sanat pratiğinin önemli bir parçası olarak görüyor. Restorasyonda kırık, bir eserin tarihini sınıflandırmak ve tarihlendirmek için kullanılan bir kanıt niteliği taşırken sanatçı bu mantığı tersine çeviriyor. Kırığı geçmişe ait bir iz olarak sabitlemek yerine, onu yeni anlamların üretilebildiği aktif bir malzemeye dönüştürüyor.
“The Corrupting Sea” böylece yalnızca Akdeniz tarihine gönderme yapan bir sergi olmaktan çıkarak parçalanma, hafıza ve süreklilik üzerine düşünsel bir alan yaratıyor. Hiçbir parçanın diğerine tamamen karışmadığı, ancak yine de birbirleriyle ilişki kurduğu bu yapı, Akdeniz’i tanımlayan parçalı ve bağlantılı coğrafya fikrini serginin fiziksel formuna taşıyor. El Meleegy’nin işlerinde kırık, bütünlüğün karşıtı değil; tam tersine, bütünlüğün nasıl kurulabileceğine dair yeni bir öneri hâline geliyor.
“The Corrupting Sea”, 17 Ekim’e kadar Ferda Art Platform’da ziyaret edilebilir.

*Görsel, ferdaartplatform web sayfasından alınmıştır.