Geçmiş Bizi Hala Görüyor

Geçmiş Bizi Hala Görüyor

Geçmiş Bizi Hala Görüyor

Haftalık Sanat Haberleri (28 Eylül – 5 Ekim)

Baksı Müzesi’nde Yalnızlık ve Dokuma Üzerine İki Farklı Bakış 

Bayburt’un Bayraktar Köyü’ndeki Baksı Müzesi, sonbahar sezonunda iki farklı sanat pratiğini aynı çatı altında buluşturuyor. Zeki Demirkubuz’un fotoğraflarından oluşan “Hayatta ve Fotoğrafta En İyi Pozu Yalnızlar Verir” ile Amerikalı sanatçı Mike Berg’in geleneksel dokuma geleneğini soyut sanatla buluşturduğu “Innocent of Theory” (Kuramdan Arınmış) başlıklı sergileri, 30 Ekim’e kadar ziyaret edilebilecek. 

 

Türk sinemasında içe dönük karakterleri ve insan hâllerini odağına alan sinemasıyla tanınan Zeki Demirkubuz, bu kez fotoğraf aracılığıyla benzer bir bakışı sürdürüyor. Avrupa, Amerika ve Asya’da çektiği karelerden bir araya getirilen seçki, dramatik bir anlatı kurmak ya da izleyicinin bakışını yönlendirmek yerine, karşılaşmaların yalınlığına alan açıyor. İnsan, ışık ve mekân arasındaki ilişkiyi öne çıkaran fotoğraflar, Baksı Müzesi’nin bulunduğu coğrafyanın sessizliğiyle yeni bir anlam kazanıyor. 

 

Demirkubuz’un sinemadaki gözlemci tavrı fotoğraflarda daha durağan bir forma bürünürken, yalnızlık serginin temel izleğini oluşturuyor. Bayburt’un kendine özgü doğası ve Çoruh Nehri’nin hareketiyle yan yana gelen görüntüler, insanın mekânla kurduğu ilişkiyi ve fotoğrafın bir anı sabitleme biçimini düşündürüyor. Böylece sergi, yalnızlığı yalnızca bireysel bir hâl olarak değil, insanın çevresiyle kurduğu mesafede de arıyor. 

 

Müzenin diğer sergisi “Innocent of Theory” ise Mike Berg’in kilimlere odaklanan üretimleri üzerinden geleneksel dokuma ile soyut sanat arasında bir bağ kuruyor. Berg, dokumanın tarihsel ve kültürel referanslarını doğrudan yeniden üretmek yerine, geometrik biçimler ve yüzeyde oluşturduğu boşluklar aracılığıyla farklı bir görsel algı öneriyor. Üretimleri, iki ve üç boyut arasındaki sınırların nasıl değişebileceğine odaklanıyor. 

 

Berg’in çalışmalarında doluluk ve boşluk, iç ve dış, gelenek ve çağdaşlık gibi karşıtlıklar belirleyici bir rol üstleniyor. Sanatçının teorik çerçevelerden bağımsız üretim yaklaşımı, dokumayı yalnızca bir zanaat nesnesi olmaktan çıkararak biçim, yüzey ve mekân üzerine düşünen soyut bir sanat alanına taşıyor. Bu yaklaşım, Baksı Müzesi’nin geleneksel el sanatlarıyla çağdaş üretimleri yan yana getiren yapısıyla da örtüşüyor. 

 

Fotoğrafın sessiz gözlemi ile dokumanın geometrik dili arasında kurulan bu ikili sergi, Baksı’nın doğayla ve yerel üretim kültürüyle iç içe geçmiş atmosferinde farklı karşılaşmalara alan açıyor. Biri insanı ve yalnızlığı sabitlenmiş anlar üzerinden ele alırken, diğeri geleneksel bir üretim biçimini çizgi, yüzey ve boşluk üzerinden yeniden düşünüyor. Her iki sergi de 30 Ekim’e kadar Baksı Müzesi’nde görülebilir. 

 

*Görsel, baksi.org resmi web sitesinden alınmıştır. 

 

 

OMM’de Hikâyelerin ve İmgelerin Dönüşümüne Bakış: “Yeryüzü Yankıları” 

OMM-Odunpazarı Modern Müze, farklı dönemlerden ve coğrafyalardan taşınan hikâyelerin zaman içinde nasıl değiştiğine odaklanan yeni sergisi “Yeryüzü Yankıları”nı 26 Eylül’de ziyaretçileriyle buluşturuyor. Defne Casaretto’nun küratörlüğünü üstlendiği ve ETİ’nin ana desteğiyle gerçekleşen sergi, resimden fotoğrafa, heykelden seramiğe, tekstilden video yerleştirmeye uzanan farklı üretim biçimlerini bir araya getiriyor. Sergide farklı kuşaklardan sanatçıların 70’in üzerinde eseri yer alıyor. 

 

“Yeryüzü Yankıları”, bir hikâyenin anlatıldığı anda sabit kalmadığı fikrinden hareket ediyor. Kültürler ve coğrafyalar arasında dolaşan anlatılar, her yeni karşılaşmada başka bir bağlama taşınırken dönüşüyor; bazı imgeler kayboluyor, bazıları yeni anlamlar kazanıyor, bazıları ise yeniden üretiliyor. Sergi de bu hareketliliği merkeze alarak, anlatıların yalnızca geçmişten bugüne aktarılan miraslar değil, her dönemde yeniden şekillenen canlı yapılar olduğunu hatırlatıyor. 

 

Üç kata yayılan sergide doğa, tarih, sanat ve mitoloji ekseninde farklı zamanlara ait figürler, semboller ve görsel anlatılar bir araya geliyor. Eserlerin doğrusal olmayan yerleşimi, izleyiciyi tek bir anlatıyı takip etmeye yönlendirmek yerine farklı dönemler ve coğrafyalar arasında kişisel bağlantılar kurmaya davet ediyor. Böylece sergi mekânı, yalnızca eserlerin sergilendiği bir alan olmaktan çıkarak anlatıların karşılaştığı ve birbirleriyle yeniden ilişkilendiği bir zemine dönüşüyor. 

 

Serginin temelinde insanın merak etme ve gördüğünü başkasına aktarma ihtiyacı bulunuyor. Mağara duvarlarına bırakılan ilk izlerden sözlü anlatılara, mitlerden yazılı metinlere kadar uzanan aktarım biçimleri, insanlığın dünyayı anlamlandırma çabasının da izlerini taşıyor. “Yeryüzü Yankıları”, bu uzun aktarım zincirine sanat üzerinden bakarken, bir hikâyenin farklı ellerden ve farklı zamanlardan geçtikçe nasıl değişebileceğini sorguluyor. 

 

Bu yaklaşım, sergideki eserleri yalnızca kendi dönemlerinin ya da üretim bağlamlarının temsilcileri olarak görmek yerine, sürekli yeniden yorumlanan görsel anlatıların parçaları olarak konumlandırıyor. Aynı imgenin farklı kültürlerde başka anlamlara bürünmesi, bir sembolün zaman içerisinde dönüşmesi ya da bir hikâyenin aktarılırken eksilip çoğalması, serginin temel düşünsel hattını oluşturuyor. 

 

Alev Ebüzziya Siesbye, Alican Leblebici, Belkıs Balpınar, Berkay Buğdan, Burcu Yağcıoğlu, Burçak Bingöl, CANAN, Canan Tolon, Cansu Çakar, Casper Faassen, Elmas Deniz, Emre Hüner, Erol Akyavaş, Hüsamettin Koçan, Imran Qureshi, İrem Tok, Jean-François Rauzier, Lara Ögel, Mamali Shafahi, Massimo Giannoni, Massimo Listri, Maude Maris, Merve İşeri, Murat Akagündüz, Murat Morova, Mustafa Hulusi, Ozan Dursun, Selma Gürbüz, Serkan Özkaya, Tavares Strachan, Tayfun Erdoğmuş, Tayfun Gülnar, Uğur Cinel ve Zoë Paul’un da aralarında bulunduğu geniş sanatçı seçkisi, bu dönüşüm fikrini farklı teknikler ve görsel diller üzerinden çoğaltıyor. 

 

“Yeryüzü Yankıları”, 26 Eylül 2026’dan 12 Eylül 2027’ye kadar OMM-Odunpazarı Modern Müze’de görülebilir. 

*Görsel, omm.art resmi web sitesinden alınmıştır. 

 

Bir Boğaziçi Hikâyesi 

İstanbul’un en karakteristik yaşam alanlarından biri olan Boğaziçi, yeni açılan İstanbul Boğaz Müzesi’nde farklı dönemleri ve hikâyeleriyle ele alınıyor. Kabataş Transfer Merkezi’nin ikinci katında 1.575 metrekarelik alana yayılan müze, kapılarını “Mehtabı Sürükledik Sularda: Bir Boğaziçi Hikâyesi” başlıklı koleksiyon sergisiyle açıyor. Küratörlüğünü Ali Kayaalp’in üstlendiği sergi, 19. yüzyıldan Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan dönemde Boğaz çevresinde şekillenen yaşamı, sanat eserleri ve arşiv malzemeleri üzerinden yeniden kuruyor. 

 

Serginin odağında Boğaziçi’nin yalnızca iki kıtayı birbirinden ayıran bir su yolu olmadığı fikri yer alıyor. Kıyılarında kurulan mahalleler, ulaşım ağları, gündelik hayat, sanat ve sosyal ilişkilerle birlikte düşünülen Boğaz, burada yaşayan ve hayal edilen bir mekân olarak ele alınıyor. “Mehtabı Sürükledik Sularda”, ziyaretçiyi yalnızca geçmişe bakmaya değil, İstanbul’un bu değişken coğrafyasıyla kurduğu kişisel ilişkiyi de yeniden düşünmeye davet ediyor. 

 

Atatürk Kitaplığı Koleksiyonu’nun yanı sıra Mustafa Taviloğlu, Murat Ketenci, Alpaslan Aktuğ, Köksal Kızılca, Cengiz Akıncı ve Onur Soysalan koleksiyonlarından seçilen eserlerin yer aldığı sergide, Hoca Ali Rıza, İbrahim Çallı, Mıgırdiç Civanyan, İbrahim Safi, Fausto Zonaro, Hamit Görele, Ara Güler, Şefik Bursalı, Avni Arbaş, Sabri Berkel ve Naile Akıncı gibi sanatçıların çalışmaları bulunuyor. Haritalar, gravürler, eski kartpostallar, Boğaziçi üzerine kitaplar, fotoğraflar, dergiler ve Şirket-i Hayriye’nin yayımladığı Boğaziçi Mecmuası gibi arşiv malzemeleri de bu görsel anlatıyı genişletiyor. 

 

Serginin kurgusu, geleneksel bir kronolojik tarih anlatısını takip etmek yerine “bakmak”, “yaşamak”, “geçmek” ve “hayal etmek” eylemleri etrafında şekilleniyor. Bu yaklaşım, Boğaz’ın değişen görüntülerini tek bir tarihsel çizgide sıralamak yerine farklı deneyimlerin yan yana gelmesine olanak tanıyor. Arşivlerdeki eski imgelerin müze pencerelerinden görünen bugünkü Boğaziçi manzarasıyla karşılaşması ise geçmiş ve şimdi arasında doğrudan bir bağ kuruyor. 

 

Kabataş’ın seçilmesi de serginin anlatısının bir parçası. Bir dönem Şirket-i Hayriye vapurlarının iki kıta arasındaki ulaşımı gündelik yaşamın ayrılmaz bir parçası hâline getirdiği bu kıyı, bugün de Boğaziçi’nin ulaşım ve hareketlilik hikâyesinin önemli noktalarından biri olmayı sürdürüyor. Müze içerisindeki gravür ve fotoğraflarla dışarıdaki gerçek manzaranın aynı bakış alanında buluşması, ziyaretçiye aynı mekânın farklı zamanlardaki hâllerini karşılaştırma imkânı sunuyor. 

 

İBB Kültür ve İBB Miras’ın çalışmalarıyla hayata geçirilen İstanbul Boğaz Müzesi, sergileme faaliyetinin yanı sıra güncel sanat üretimine de alan açmayı amaçlıyor. Sergi programıyla eş zamanlı yürütülecek sanatçı atölyelerinde güzel sanatlar fakültelerinden seçilecek 10 öğrenci, bir yıl boyunca müzede üretim yapacak. Programın sonunda öğrencilerin çalışmalarından oluşan bir yıl sonu sergisi düzenlenecek. Böylece müze, Boğaziçi’nin geçmişine ait eser ve arşivleri koruyan bir kurum olmanın yanı sıra yeni üretimlerin gerçekleştiği canlı bir kültür alanı olarak konumlanıyor. 

 

“Mehtabı Sürükledik Sularda: Bir Boğaziçi Hikâyesi”, 11 Nisan 2027’ye kadar pazartesi hariç her gün 10.00-19.00 saatleri arasında İstanbul Boğaz Müzesi’nde ziyaret edilebilir. 

​

*Görsel, evrensel.net web sayfasından alınmıştır.